“Semiramis” genel yük gemisi armatörü: Mehmet Muzaffer Emin Zorlu

0
3

Nüfus Cüzdanı’ndaki adı “Mehmet Muzaffer Emin Zorlu” olmasına karşın yaşamında Muzaffer Emin Zorlu olarak kaydedilmiştir. Babası eski Boğaz Kumandanı Emin Koral Paşa ve annesi Münevver Hanım ’dı. Eşi, ailece çoğu yaşamlarını Paris’te geçiren Celile Zorlu ve kızı ünlü bir heykaltraş Semiramis Zorlu’ydu. Celile Zorlu’nun babası Ömer Lütfi Çınar, annesi Belkıs Çınar ’dı. Zorlu Ali Paşa ile Bedirhan Paşa’nın torunu oluyordu.

Mehmet Muzaffer Emin Zorlu’nun babası Mehmet Emin Paşa, 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Topçu Okulu’nu bitirdi. Kurmaylığı kazanan Mehmed Emin Paşa, 1905 yılında Harp Akademisi’nden mezun oldu. Rumeli’de konuşlu 3’ncü Ordu bünyesinde Manastır, Kosova Bölgelerinde yer alan Kumandanlıklarda kurmay subay olarak görev aldı. 1911’de Topçu ve İstihkam Harp Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 1912’de Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanlığı Kurmayı, Yanya Kalesi Kumandanlığı Kurmay Başkanı oldu. 1913’de Madrid Ataşemiliterliğine atansa da kısa süre içerisinde Genelkurmay I. Şube’ye alındı. 1919 yılında Karadeniz Boğazı Müstahkem Mevki Kumandan Yardımcısı olup 1921’e kadar birçok kumandanlık ve komisyon kurullarında yer aldı ve 1921’de İstanbul’da Genelkurmay II. Şube müdürü oldu. Türk İstiklâl Harbi sırasında 1922’de 1’nci Ordu Kurmay Başkanı olarak görev aldı.

Armatörlük uğraşının büyük kısmı müteahhatlik olan Muzaffer Emin Zorlu, Paris’te yaptığı inşaatlarla da tanınmıştır. 2 Nisan 1974 Salı günü vefat etmiş ve cenazesi 4 Nisan 1974 Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazını müteakiben Zincirlikuyu aile kabristanındaki istirahatgaha tevdi edilmiştir. 12 Nisan 1974 günü ise Mevlid okutulmuştur.

Celile Zorlu – Kaynak- Cumhuriyet Gazetesi arşivi.

Sosyal yaşamlarını yasıtması bakımından Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 1967 tarihli nüshasındaki “Celile Zorlu’nun Papağanları” başlıklı yazıda şöyle denilmektedir; “Son günlerde Orly Havaalanında bol bol Türkçe işitmek kabildir… Orly’de birbirlerine ‘Canikom neredesin?’, ‘Canım şekerim.’ diye cilve yapan Pereko ve Peko adlı papağanların sahibesi Celile Zorlu buraya dönünce dostlarına Orly macerasını şöyle anlattı; Etrafı siyah bezlerle kapalı papağanlarımın canı sıkıldı, bas bas bağırmaya başladılar. Kolumda asılı paketlerden sesler duymaya başlayanlar etrafımda toplanınca eşim (Muzaffer Emin Zorlu) bir yolunu bulup hemen yanımdan uzaklaştı. Ben papağanlarımı nekadar azarladımsa da, lâf anlamaz oldular ve durum uçağa bininceye kadar devam etti. İstanbul’un dillere destan güzellerinden olan Celile Zorlu, Maçka’daki apartımanında ufak bir hayvanat bahçesi açmıştır dersek abartmış olmayız. Küçüklüğünden beri hayvanlara olan zaafı nedeniyle bir zamanlar apartımanda ayı beslemeye başlamış, sonradan ayı hızlı büyüyüp misafir hanımlara saldırmaya başlayınca, dostları ile ayısı arasında bir seçim yapmak zorunda kalmış ve ayısını bir hayvanat bahçesine armağan etmişti. O günden sonra sadece tatlı tatlı öten, konuşan kuşları, papağanları, maymunları ve köpeklerini evinde besleyen Celile Zorlu’nun hayvanlara ait çok zengin bir kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Celile Hanım çok iyi bir insan olduğundan hiçbir hayvanın vitamin eksikliğinden hastalanmasını istemez ve bu nedenle Avrupa’dan her gelişinde köpek vitaminleri getirir ve etrafa dağıtır. Yılın dört beş ayını eşinin inşa ettiği Paris’in en güzel apartımanlarından olan evlerinde geçiren Celile Zorlu her gidişinde hayvanlarının yarısını götürür, getirir.

Çok değerli resimler yapan, Fransızca ve Türkçe şiirler yazan ve dünyanın sayılı deniz kabukları koleksiyonuna sahip olan Celile Zorlu, herhalde kendi yaşamını anlatmaya karar verse birkaç ciltlik eser meydana gelecektir. Celile Zorlu ve eşi Avrupa’da ilk Türk müteahhidi olan Muzaffer Emin Zorlu işte son Paris yolculuğundan böyle bir macera ile dönmüştür. Kızı ise İtalya ve Paris’te resimleriyle ve bilhassa heykelleriyle büyük başarı kazanan ve önümüzdeki aylarda New York’da açacağı sergiye hazırlanan Semirmis Zorlu (D’Orlandi)’dur.”

“Yel, Toz, Portreler-Semiramis Zorlu” konulu makalesinde Necmi Sönmez (24 Haziran 2020) Heykeltraş Semiramis Zorlu (D’Orlandi) ‘nun yaşam öyküsünü şöyle nakletmiştir; 1990’da Michel Seuphor’un Die Plastik unseres Jahrhunderts isimli kitabında Semiramis Zorlu isimli heykeltıraşla ilk kez karşılaştım. Burada verilen kısa biyografik bilgiler 1928 İstanbul doğumlu Zorlu’nun Ossip Zadkine’nin öğrencisi olduğunu, 1950’lerde Paris’te önemli sergilere katıldığı bildiriyordu. Zamanla sağda solda bulduğum dönemsel belgelerde ismini sıkça görmeye başladığım Zorlu’nun adresine ulaşmam epeyce zaman aldı. 2 Kasım 1998’de başlayan mektuplaşmalarımız esnasında Semiramis Zorlu, biri Capri adasında diğeri Lugano’da bulunan iki farklı adres kullandığından onun sanatı ve yaşamına ait bilgilere arzu ettiğim hızda ulaşamadım. Merak ettiklerim ise epeyce fazlaydı. Nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum, yalnızca kusursuz bir İngilizce ile yazdığı mektuplarının kâğıt ve zarflarından çok farklı biri olduğunu duyumsuyordum.

2 Aralık 1999’da Paris’te Les Deux Magots’daki ilk görüşmemizde inanılmaz bir zarafet ve şıklık içinde beni karşılayan Zorlu, Türkçe konuşmak istemediğini söyledi. Bazen İngilizce bazen de Fransızca ilerleyen diyaloğumuzdan, onun önce beni tanımak istediğini ve ondan sonra konuşup konuşmama kararını vereceğini kavradım. Hakkı Anlı’nın ortak tanıdığımız çıkmasının aramızdaki mesafeyi azaltmasının ve konuşmanın ardınan Musée Zadkine’e gitme önerime sıcak bakan Zorlu, daha önceleri öğrenci olarak gittiği Zadkine Atölyesi’nin bahçesinde bana Paris’te geçen ilk dönemi hakkında epeyce bilgi verdi. Neredeyse dört saati bulan görüşmenin ardından kendisini Saint-Germain-des-Prés’deki oteline bıraktığımda bana bir kataloğunu imzaladı. İçimden bir his bana bir şekilde onun güvenini kazanabileceğimi düşündürüyordu.

Mektuplaşmaya devam ettik. Yavaş yavaş sorularıma daha detaylı yanıtlar vermeye, ailesi, yaşamı, çalışmaları, Paris’teki arkadaşları, çevresi hakkında sürdürdüğüm araştırma için son derece önemli belgeleri paylaşmaya başladı. Semiramis Zorlu’yla uzun süren telefon görüşmelerimiz de oluyordu. Bu yakınlaşmanın rüzgârıyla 3, 4 ve 5 Haziran 2005 tarihlerinde Lugona’da yaptığımız görüşmeler bana hem çalışmalarını hem de adeta bir romanı andıran hayat hikâyesini kapsamlı olarak inceleme olanağı verdi. Lugano’da geçirdiğimiz üç gece, dört gün boyunca Zorlu’nun arşivinde çalışmak, bana Paris’te yaşayan Türk sanatçılar hakkındaki araştırmalarımın ötesinde, son derece ayrıcalıklı bir insanı tanıma, hayatının en zor dönemlerinde bile kendi bildiği doğru yolda ilerleyen bir yaratıcıyı inceleme fırsatı sundu.

Birçoğu ikimizin arasında kalacağına dair söz verdiğim bilgilerin dışında Semiramis Zorlu’nun heykellerinden, resimlerinden yola çıkarak çizeceğim sanatçı portresi, pek bilinmeyen, İstanbul, Beyrut, Londra, Paris, Roma, Capri, Lugano kentleri arasında şekillenen kozmopolit bir yaşamın izlerini taşıyordu.

4 Nisan 1974 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi

1928’de İstanbul’da armatör Muzaffer Emin Zorlu ve Celile Hanım’ın tek çocuğu olarak doğan Semiramis Zorlu, kökleri Rus İbrahim Paşa’ya uzanan Osmanlı aristokrasisine ait bir aileden geliyor. Amcası Fatin Rüştü Zorlu, uzak akrabası Kamuran Ali Bedirkan ailenin politik hayata atılan üyeleri. 1930 sonlarında babasının işleri gereği Lübnan’a yerleşen aile, Semiramis’in Beirut English High School for Girls’te eğitim almasını sağlar. 1946 yılını Londra’da geçiren Semiramis’in İstanbul’a döndüğünde tanıştığı bir İngilizle evlenerek Kıbrıs’a yerleşmiştir. Semiramis Zorlu, Kıbrıs’ta geçirdiği iki yıldan sonra kafasındaki yeni fikirlerle İstanbul’a gelerek 1950’de Nurullah Berk ’in Sanat Dostları Cemiyeti Derneği’nde verdiği resim kurslarına devam etti. O yıllarda son derece etkin bir kurum olan bu dernekte farklı sanat kurslarının yanı sıra konferanslar da veriliyordu. 27 Şubat 1951’de bu derneğin salonlarında açtığı küçük resim sergisini hocası Berk “Şaşılacak bir kabiliyet. Akademi’deki öğrencilerimin üç senede eriştikleri bir merhaleye, dört ay içinde erişti” cümleleriyle değerlendiriyordu. Aldığı olumlu eleştirilerin ardından kendini tamamiyle sanata adamaya karar veren Semiramis Zorlu, 1951’de oraya yerleşmek amacıyla Paris’e gitmiştir.

Fransız sanat ortamını yakından takip eden Berk’in yönlendirmesiyle Académie de la Grand Chaumière’de Ossip Zadkine atölyesinde heykel çalışmaya başlayan Semiramis Zorlu, o yıllarda Paris’te belli bir ücret ödenerek devam edilen özel akademilerden biri olan bu okulda önce canlı modelden gerçekçi tarzda desenler, heykeller gerçekleştirdi. Ancak kısa bir süre sonra Zadkine’in yönlendirmesiyle gerçekçi formları geometrik planlara dönüştürerek, kübist denemelerini ardından soyutlamaya yöneldi. 1952’de Musée Rodin’de açılan Salon de la Jeune Sculpture sergisine bu tarzda yaptığı La journée s’achève isimli heykeliyle katılan Semiramis böylece 24 yaşında ilk kez çalışmalarını Paris’te sergilemiş oluyordu. Daha Zadkine’in öğrencisiyken 1953’de 2. Middelheim Bienali’ne katılma daveti alan genç sanatçı bu başarılarından aldığı cesaretle hem figüratif çalışmalarından soyuta geçmiş hem de ailesinin desteğiyle kendisine bir atölye kiralayarak (22 Avenue Général Leclerc) tek başına çalışmaya başladı. 1955’te dönemin önde gelen galerilerinden olan Galerie Colette Allendy’de hem yarı-figüratif hem de soyut karakterli heykelleri ve desenleriyle ilk kişisel sergisini açan sanatçı bu sayede o dönem Paris’te tartışılan “Soyut sanat” olgusuna bir yorum getirmeyi başarıyordu.

1956’de Semiramis İtalyan diplomatı Giovanni di Orlandi’yle evlendikten sonra 1958’de Roma’ya yerleşmiş, ancak hatalı bir kararla ismini Semiramis di Orlandi olarak değiştirmiştir.

İtalyan sanatçısı kimliğiyle Lionello Venturi, Herbert Read gibi sanat tarihçilerinin düzenledikleri önemli sergilere heykellerinin yanı sıra resimleriyle davet edilen Semiramis’in 1960’ta Capri adasında bir atölye-ev açması onun hayatını kökünden değiştiren bir olgudur.

1963’te eşinden ayrıldıktan sonra daha çok Capri’de çalışmaya devam etmiş ve organik formlarla farklı deneylere giren sanatçı soyut çalışmalarının yanı sıra figüratif deneylere de girerek bir tür sentez arayışı içinde ilerlerken, Paris (1964) ve New York’taki (1967) kişisel sergileriyle 1960’lı yılların sonunda kendisinin “sembolik realizm” olarak tanımladığı bir yönelime girmiştir. Semiramis Zorlu, Calvaire, 1954. -Necmi Sönmez’in arşivinden.

Birçoğu 1974’te Capri’deki Centro Caprense Foundation’da gösterilen bu çalışmaların fotoğraflarına bakarken, beraber incelediğimiz kutular dolusu fotoğraflar Büyükada’dan Capri’ye uzanan sıra dışı aristokratik hayatın lüksünü ortaya çıkarıyordu. Bu Semiramis’in babası armatör Muzaffer Emin Zorlu’nun ailesine İstanbul’da, Beyrut’ta, Paris’te sağladığı yaşamın izlerini taşıyordu. O yüzden 2 Nisan 1974’de babasının Hüsrev Gerede Caddesi üzerindeki Zorlu Apartmanı’nda beklenmedik şekilde vefat etmesi Semiramis’in hayatını köklü olarak etkiledi. Ailesine her zaman çok bağlı olan Semiramis, babasının vefatından sonra hemen İstanbul’a giderek annesiyle yakından ilgilendi. Ancak çözümlenmesi gereken hukuksal sorunlar nedeniyle iki yıldan fazla Türkiye’de kalması onu derinden etkiledi. Çalışamadığı için kendisini büyük bir kilitlenmenin içinde bulmuştu. 1976’da annesiyle beraber ailenin Paris’teki apartmanında yaşamaya başladığında içinde olduğu durumu çözebilmek için bir Japon hocadan Zen, meditasyon dersleri alarak Cats of Zen adını verdiği yeni bir heykel ve resim dizisine başladı. Annesinin İstanbul’a geri dönmesine rağmen Semiramis, Paris ve Capri arasında yaşamaya atölyelerinde çalışmaya devam etti. 1980’de annesinin sağlık sorunlarının artması nedeniyle tekrar İstanbul’a gelen sanatçının yanında yeni hayat arkadaşı John Lee vardı. Ancak 12 Eylül darbesinin şekillendirdiği yeni döneme bir türlü ayak uyduramayan Semiramis, 1982’de annesinin vefatından sonra hayatının ikinci köklü alaborasını yaşadı. Miras sorunlarının çözülmesi 1986’yı buldu. Türkiye’de mecburi olarak geçirdiği sürede tarihi sit alanını gezerek resimler yapan sanatçı, mitolojik kahramanların izini sürüyordu. Bu resimlerini yurt dışına çıkaramadığı için imha etmek zorunda kaldı. Bir daha dönmemek üzere arkasındaki tüm gemileri yakarak İstanbul’dan ayrıldıktan sonra kendisini toparlayabilmesi için zamana ihtiyacı vardı.

Mehmet Muzaffer Emin Zorlu ile kısıtlı kalan armatörlük

Armatör kelimesinin anlamsal olarak kökenini “Deniz aşığı, denizle yaşayan, deniz ticaretinin aile geleneği olarak gören ve sahiplenen” veya “Armatörlüğü herhangibir ticaret sayan” kavramlarda görmek gerekir. Muzaffer Emin zorlu da gemi sahip olmayı bir ticaret olarak görmüş, ailesinde ne eşi ve ne de kızı gemilere da gemi yaklaşımda bulunmamış, Muzaffer Emin Zorlu’nun vefatı ile de armatörlük serüveni sona ermiştir.

Armatörlük yaşamında “Semira” adını verdiği 1927 Short Bros /Sunderland inşa 6,401 grt.’lik tankerden ayrı olarak “Semiramis” adını verdiği bir genelyük gemisi de vardı.

Laristan 1942’de MOWT – İngiltere Savaş Ulaştırma bakanlığı emrine verildi ve Kuzey Atlantik İngiltere arasında 5 konvoyda yeraldı. 15 Ocak 1942’de Tiree Adası’na baştan bindirdi. Aldığı yaralar nedeniyle “ Tam Kayıp – Total Lost” ilan edildi.

Kaynak: Sunderland Built Ships.

S/T Semira – Ex – Laristan; Ex – Empire Gulf; Ex – Laristan; Ex – Cherrywood; Ex – Irene.

• The tanker of 6401 grt., originally named “Laristan”, was built in 1927 by Short Brothers Ltd., Newcastle, for Common Brothers Ltd. The vessel’s original owner was Hindustan Steam Shipping Co. Ltd.

• The Laristan, with a length overall of 133 m, had a triple expansion main engine producing 565 nhp. The vessel’s maximum service speed was 10.5 knots.

• In 1929, while sailing from Philadelphia to France, she was caught in a very severe storm in the North Atlantic and sustained heavy damage.

• In 1942, she was placed at the disposal of MOWT – the British Ministry of War Transport and took part in 5 convoys between the North Atlantic and England.

• On 15 January 1942, she ran aground bow-first on the Isle of Tiree. Due to the damage sustained, she was declared a “Total Loss”.

• However, her wounds were patched, and she was refloated and towed to port on 7 January 1943. After extensive repairs, she was used as a military fuel tanker under the name “Empire Gulf” during the years of World War II.

• Under the name “Empire Gulf”, she took part in 6 North Atlantic convoy voyages on behalf of MOWT.

• In 1946, Empire Gulf was repurchased by Common Brothers Ltd., and the vessel was again given the name “Laristan”.

• In 1949, she was sold to John I. Jacobs & Co. Ltd. and given the name “Cherrywood”.

• In 1953, the Marcou & /London group purchased her. They gave the vessel the name “Irene M.” and she was transferred to the Costa Rica flag of convenience. Muzaffer Emin Zorlu purchased this tanker in 1954 and named her “Semira”, after his daughter Semiramis.

• She was scrapped at Kalafatyeri in the autumn of 1960. (Source: Osman Öndeş – History of Turkish Shipowners Vol. II) An interesting point; LR records show that the tanker Semira was registered at the port of Çanakkale.

The 1927-built tanker, which Muzaffer Emin Zorlu purchased and named “Semira”, while sailing under the name “Cherrywood”.

The second vessel that Muzaffer Emin Zorlu named after his daughter; the “Semiramis” of 5074 grt. was a general cargo ship. She was built in 1924 under the name “Historian”. In 1948, she was sold to the Liverpool-based firm T & J. Harrison and given the name “Marlene”. In 1949, she was sold to the Cape Town-based South African Lines and given the name “Damaraland”. In 1951, she was purchased by Muzaffer Emin Zorlu and given the name “Semiramis”. In March 1952, Sanko Kisen KK purchased her and sold her to the Panama-based Far Eastern & Panama Transport Corporation – Wheelock, Marden & Co. On 21 January 1960, she was sent for scrap at Onomichi Breaking Yard.

Regarding the Permission for the Sale of the Steamship Semiramis, Owned by Shipowner Muzaffer Zorlu, to Foreigners: within the framework of the maritime trade legislation and ship sale restrictions of that period, this was only possible by a Government Decree. The Government decree regarding the sale of the Steamship Semiramis abroad was published in the Official Gazette and entered into force on 31 December 1951.

Date of Decision: 31 December 1951.

Content: Since the sale of Turkish-flagged vessels to foreigners was subject to special permission at that time, this permission for the vessel Semiramis, owned by shipowner Muzaffer Zorlu, was decided upon by the government.

Celile Zorlu passes away

Celile Zorlu spent her final years at Zorlu Apartment on Teşvikiye Hüsrev Gerede Street and passed away on Friday, 16 April 1982. She was laid to rest in the Zincirlikuyu family cemetery following the noon prayer held at Teşvikiye Mosque on Monday, 19 April 1982. She was the daughter of Ömer Lütfi Çınar and Belkıs Çınar, who were descendants of Zorlu Ali Pasha and Bedirhan Pasha.

She was the cousin of Emel Zorlu, wife of Turkish Foreign Minister Fatin Rüştü Zorlu. When they were in Turkey, they lived on the upper floor of the Zorlu apartment building they had built in Teşvikiye, and in the summers at their mansion on Büyükada. It was reported in catalogs and press news that the belongings of Celile Zorlu and Muzaffer Emin Zorlu, located in the Zorlu Apartmanı on Teş/Hüsrev Gerede Street, were sold at auction at the end of that same year.

Muzaffer Emin Zorlu purchased the wooden mansion belonging to Madam Sofia on Büyükada and had it rebuilt in masonry with a new plan. Previously, Madam Sofia’s wooden mansion stood on this site. As recorded in Serap Akpınar’s monographic work titled “Bir Ada Öyküsü- Adalı Yayınları”, after the death of her father and mother, Semiramis Zorlu sold this mansion to Sofia, daughter of Haralambos from the island, and also disposed of all of the Zorlu family’s personal assets in Turkey by selling through auction the personal belongings of her mother and father in the Zorlu Apartmanı at 79 Hüsrev Gerede Street.

All belongings of the family of Muzaffer Emin Zorlu and Celile Zorlu are being sold at auction

After the death of Celile Zorlu, in the Cumhuriyet newspaper dated November 15, 1982, and some other newspapers, this auction resonated in the high society of the period as “the palace-like home of the Zorlu family is being dispersed,” and the sold items drew attention both for their material value and their rarity; Porcelain Ashtray: It became one of the most talked-about pieces of the auction. This porcelain ashtray, with an estimated price (starting price) of 35 thousand lira in the currency of the time, found a buyer for 40 thousand lira at the end of the bidding.

Numerous silver dinner sets and crystal pieces, used in the family’s daily life but possessing antique value, were sold. The custom-made, classical-style furniture that constituted the decoration of the Zorlu Apartmanı in Teşvikiye formed the main items of the auction.

Small figurines reflecting Celile Zorlu’s personal taste and decorative products from the period’s famous porcelain brands occupied a large space in the catalog. The collection of artworks and paintings included works, particularly by Orientalist and Classical Turkish painters. Paintings, estimated to be from the European school but of very high aesthetic value, also found buyers at significant prices.

The Zorlu Apartmanı in Teşvikiye was furnished with magnificent furniture reflecting the family’s wealth from shipping. Sets with carved, heavy woodwork (often bearing influences of Louis XV or XVI style) were among the main pieces of the auction.

Rare cabinets and tables made by inlaying pieces of wood or ivory of different colors onto wood (marquetry) were purchased by collectors. It is known that many of the furniture pieces in the home belonged to late 19th-century Viennese or French furniture schools, and that the family had these pieces specially brought in. The Zorlu Apartmanı, where the auction was held, hosted these valuable items as one of the most luxurious buildings in Istanbul of the period. The auction process received extensive coverage in the magazine and society pages of newspapers throughout November 1982: Newspapers described the Zorlu Apartmanı in Teşvikiye as a “Museum home”; with the death of Celile Zorlu, it was written that “The Palace-like Home is Dispersing and an era is closing.” Not only antique dealers but also wives of the period’s famous businessmen, art-loving diplomats, and representatives of established Istanbul families participated in the sale. News reports describe the corridors of the home, transformed into an auction hall, as being packed with people.

Some authors have written with melancholy about how these memories, accumulated by the family over decades, passed one by one into foreign hands, describing it as “a family’s history being punctuated by the auctioneer’s gavel.”

Zorlu Apartmanı on Hüsrev Gerede Street

Shipowner Muzaffer Emin Zorlu and his wife Celile Zorlu had this apartment building in Teşvikiye personally constructed, and this building, where the auction took place, was not only the Zorlu family’s residence but also a symbol of their family identity. The family resided in their home occupying the upper floor of Zorlu Apartmanı during their periods in Turkey, and spent the summer months in their mansion on Büyükada. Designed as a modern and luxurious structure for its time, the building featured a magnificent decoration reflecting Muzaffer Emin Zorlu’s wealth derived from maritime activities.

Fundamentally behind this grand auction lies the process of liquidation of the inheritance.

Following Celile Zorlu’s death, since the family’s vast movable assets (antique items, paintings, collections) were too large and diverse to be divided among the heirs, the path of estate sale or liquidation by the heirs’ joint decision was taken. This sale, which took place at the end of 1982, was organized immediately after Celile Zorlu’s death, following the identification of the estate and the expiration of legal waiting periods. Conducting the sale via “auction” ensured the transparent conversion of the inheritance into cash. The announcements in newspapers dated November 15, 1982, are a public notice of this legal liquidation.

Regarding the ownership status of the building after this auction and Muzaffer Emin Zorlu’s other assets

Zorlu Apartmanı at 79 Hüsrev Gerede Street, Teşvikiye, did not remain under a single ownership after the auction; it was converted into condominium ownership.

With the liquidation carried out after Celile Zorlu’s death, the apartments in the building were either distributed among family members or sold to different individuals over time. The building still bears the name Zorlu Apartmanı today. However, the apartments inside are no longer the family’s residence; in keeping with the character of Nişantaşı, they are used as prestigious law offices, doctor’s surgeries, clinics, and private residences.

Oil painting of the Muzaffer Emin Zorlu Mansion on Büyükada; Private collection.

Zorlu Mansion on Büyükada

The mansion located at Yılmaztürk Street No: 163, Maden Neighborhood, Büyükada, and recorded in local historical records as Zorlu Evi (Madam Sofia Evi), was a two-story, wooden residence with a garden, built in the early 20th century. The first owner of the building is recorded as Sofia, daughter of Haralambos. The subsequent owner, shipowner Muzaffer Emin Zorlu, had the existing wooden structure demolished and built the current masonry (/brick) villa-style building in its place. This area in Maden Neighborhood is generally known for its mansions blending Art Nouveau, Neoclassical, and Empire styles, architectural trends of the late 19th and early 20th centuries. The new building commissioned by the Zorlu family, however, bears the identity of a more modern masonry villa.

This mansion on Yılmaztürk Street is situated among the large garden properties preserving the nostalgic fabric of the island and formed the bridge between the family’s winter life in Teşvikiye and their summer life on Büyükada. The available information about Madam Sofia, daughter of Haralambos, generally dates from the 20th

yüzyıl başı Büyükada taşınmaz kayıtları ve adanın sosyal dokusunu inceleyen yerel tarih araştırmalarına dayanmaktadır:

Sofia Hanım, Büyükada’nın eski ve yerleşik Rum ailelerinden birine mensuptu. Babası Haralambos, adada gayrimenkul sahibi olan veya ticaretle uğraşan tanınmış şahsiyetlerdendi. Yılmaztürk Caddesi üzerindeki 163 numaralı parsel, o dönemdeki tapu kayıtlarında doğrudan “Haralambos kızı Sofia” adına tescilli idi. Bu, köşkün sadece bir aile evi değil, şahsi bir mülk olarak kadına ait olduğunu gösteren önemli bir ayrıntıdır.

Sofia Hanım’ın köşkteki yaşamı, Büyükada’nın “Altın çağı” olarak bilinen, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarını kapsar. O dönemde bu köşk, adanın aristokrat ve kozmopolit yapısını yansıtan bir sosyal yaşamın parçasıydı.

Köşkün Muzaffer Emin Zorlu’ya geçiş süreci, adadaki Rum nüfusunun azalması veya ekonomik değişimlerle paralel olarak mülkün satılması şeklinde gerçekleşmiştir. Zorlu ailesi mülkü satın aldıktan sonra, Sofia Hanım döneminden kalan ahşap yapıyı yıktırarak modern bir kagir villa inşa ettirmişti. Bu köşk de satılmış ve Zorlu ailesinin anıları hayal olup göklere uzaklaşmıştır. Devran ise o devrandır.